Persona
- 23 Nis
- 1 dakikada okunur

Filme Bakış, Persona.
Bu film konuşmaz.
Konuşmanın bozulduğu anı dinler.
Sözün artık güvenilir olmadığı,
anlamın sesten önce dağıldığı bir yerde durur.
Persona, insanın kendini anlatma ihtiyacının
yavaş yavaş çöktüğü bir eşiktir.

Burada sorun kim olduğumuz değildir.
Sorun, kim olduğumuzu söyleme biçimimizin
bize ait olup olmadığıdır.
Film şunu ima eder:
İnsan, çoğu zaman kendisi değildir.
Sadece alışılmış bir düzendir.
Konuşma kalıpları,
yüz ifadeleri,
tepkiler…
Hepsi öğrenilmiştir.
Hepsi tekrardır.
Ve bir noktada insan,
bu tekrarın içinde kendini kaybeder.
Persona’da sessizlik bir eksiklik değildir.
Bir tercihtir.
Bir geri çekilme değildir.
Bir reddiyedir.

Söz, gerçeği taşımıyorsa
susmak daha dürüsttür.
Film, benliğin sabit olmadığını göstermez.
Bunu zaten varsayar.
Asıl mesele şudur:
Eğer benlik dağınıksa,
insan buna dayanabilir mi?

Çünkü bütünlük bir rahatlıktır.
Parçalanma ise uyanıklık.
Persona, insanın kendine karşı yabancılaşmasını anlatmaz.
Daha ileri gider:
İnsan, kendine fazla yaklaştığında ne olur?
Yüzler birbirine karışır.
Sınırlar silinir.
Kim konuşuyor, kim dinliyor belirsizleşir.

Ve film şunu sorar:
Ben dediğin şey,
gerçekten sana mı aittir?
Bu filmde acı dramatik değildir.
Bağırmaz.
Yıkmaz.
Sessizce yayılır.
Çünkü en ağır acı,
anlatılamayan değil,
anlatılmasına gerek kalmayan acıdır.
Persona, izleyiciye şefkat göstermez.
Ama saldırmaz da.
Sadece şunu yapar:
Maskeyi çıkarır
ve yerine yenisini koymaz.
Ortada kalan boşlukla
baş başa bırakır.
Film bittiğinde bir cevap kalmaz.
Bir tanım da kalmaz.
Sadece şu duygu kalır:
İnsan, kendini ne kadar açıklarsa
o kadar uzaklaşabilir.
Ve bazen,
kendine en yakın olduğu an,
hiçbir şey söylemediği andır.
Bu yüzden Persona,
bir çözüm önermez.
Bir durum bırakır.
Ve izleyiciden şunu ister:
Bu sessizliklene yapacağını
kendin seç.
